Şiddeti önlemek herkesin sorumluluğu: Bir sivil hareketin oluşması gerekir

  • 09:01 2 Eylül 2019
  • Güncel
Zeynep Turgut 
 
VAN - Türkiye’nin kendi yasaları ve İstanbul Sözleşmesi’ne rağmen giderek artan şiddete dikkat çeken Prof. Dr. Nilgün Toker, “Mesele Türkiye’nin damarlarına kadar giderek işleyen bir şiddet kültürü ve şiddetin her yerde, her zeminde meşru hale gelmesi. Kamunun yükümlülüğünü yerine getirmesi için bir sivil hareket gerekiyor” dedi. 
 
Türkiye’nin, kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması açısından kabul ettiği İstanbul Sözleşmesi tartışmaları devam ediyor. İktidar, “aile yapısını bozduğu” iddiasıyla sözleşmeyi tartışmaya açarken, kadınlar ise hem sözleşmenin hem de 6284 sayılı yasanın etkin şekilde uygulanmasını haykırıyor. 
 
İstanbul Sözleşmesi ve şiddete karşı Türkiye’deki yasalara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Nilgün Toker, kamunun yükümlüklerini yerine getirmesini zorlayacak, bir sivil hareketin oluşması gerektiğini söyledi. 
 
‘Hakim ideoloji ve zihniyet nedeni ile mevcut yasalar uygulanmıyor’
 
Yasaların kadınları korumasından daha önemlisinin icra edenlerin, o yasaların emrettiği koruma faaliyetlerini yerine getirmesi olduğunu belirten Nilgün, “Türkiye’de kadın hareketlerinin mücadelesi sonucu İstanbul Sözleşmesi hariç birçok yasada düzeltme yapılmıştı. İstanbul Sözleşmesi ile birlikte şiddet açığa çıktı. Halen imzalatılmayan sözleşmeler var ayrıca bu sözleşmelerin acilen imzalatılması lazım. Ama o yasaların çıkması kadar önemli olan, o yasaları icra etmekte yükümlü olan kamu kurul kuruluşlarının ve idari yetkinin işini yapıyor olması gerekir. Şuan Türkiye’de hakim ideoloji ve hakim muhazafakar zihniyet nedeni ile esas olan mevcut yasalar uygulanmıyor. Bu yasaları uygulamakta imtina etmeleri hatta uygulamamaları kadınları korumuyor” dedi. 
 
Kadınların korunabilmeleri meselesinin ciddi bir zihniyet savaşını da gerektirdiğini  vurgulayan Nilgün, “Kadınların sahip oldukları her türlü hakkı sonuna kadar kullanmaları için, daha yüksek bir sesle, daha güçlü belki de daha birlikte ve daha kalabalık bir şekilde talep etmemiz gerekiyor” ifadelerini kullandı. 
 
‘İstanbul Sözleşmesi şiddettin ortadan kaldırılması için gerekiyor’
 
İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanılmasının önemine dikkat çeken Nilgün, “’Ölmek istemiyorum’ diyen ve ‘Anne lütfen ölme’ diyen bir çocuğu geride bırakan bir kadının büyük trajedisi sonucu yeniden tartışılmaya başlandı. Kadının korunması için şiddet tehdidinin ortadan kaldırılması gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi bunu buyuruyor. O sözleşmeler, kendi haklarımızın korunmasını talep etmemiz bakımından bizi güçlendiriyor. Yasalar şiddete karşı çıkma, şiddete karşı korunma mücadelemizde bizi güçlendirdiği için gerekli. Bu anlamda İstanbul Sözleşmesi’nin önemli olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.  
 
‘Zorlayacak mekanizmalara ihtiyaç var’
 
Ancak Türkiye’deki şiddetin sadece yasaların uygulanması ile engellenebilir olmadığına, zaten yasalar mevcut olduğu halde giderek arttığına dikkat çeken Nilgün, “Mesele Türkiye’nin damarlarına kadar giderek işleyen bir şiddet kültürü ve hegemonyası altında olması, şiddetin her yerde, her zeminde meşru hale gelmesi. Bu güç ve kuvvet rejiminin egemenliğinden de kaynaklanıyor. Ülkedeki hakim zihniyetle de alakalı bir durumdur. Kamu, destekleyen eylemler yaptıkça şiddeti doğuracak ve meşrulaşacaktır.  Var olan şiddetin yasalarla engellenebilecek kanaatinde değilim, şiddet ancak yasaların uygulanması ile engellenebilir. Kamunun yükümlüklerini yerine getirilmesini zorlayacak mekanizmalar yapmak lazım. Kamunun yükümlüklerini yerine getirebileceğini zorlayacak bir sivil hareketin oluşması gerektiği kanaatindeyim” dedi. 
 
‘Engellemek hepimizin sorumluluğu’
 
Kadınların hakları için daha fazla dayanışma ve birlikte mücadele etmesi gerektiğini belirten Nilgün, şöyle devam etti: “Kadınların seslerini giderek daha yükseltmeleri gerekiyor. Şiddet gören kadınlarla, kendisini görünür kılan kadınlarla, sokakta engellenen kadınlarla yani her kadının üzerine bir diğer kadının görebileceği şiddeti engelleme görevi düştüğünü de düşünüyorum. Şiddeti engellemek için bir şey yapmak gerektiğini düşünüyorum. Şu kötü bir bakış açısı şiddeti engellemek, şiddeti görenlerin göreviymiş gibi görmek yanlış. Aslında tam da her bir kadının ya da bu şiddete karşı duran her bir yurttaşın bu şiddetin engellenmesi, önlenmesi ve kadının korunması için gerekli olan toplumsal sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğini düşünüyorum. Her birimiz bu durumdan görevliyiz ve her birimizin bu konuda bir ödevi olduğu kanaatindeyim. Eğer ortada bir kötülük, bir şiddet varsa bunu mümkün kılan her türlü yapının ortadan kaldırılması sorumluluğu herkese düşüyor. Kadına yönelik her türlü şiddet ve hak gaspına karşı biz kadınlar dayanışma içinde olmalıyız ve bu dayanışmayı büyütmeliyiz.”